medya, dergiler ve yeni nesil yazarlar

14 Ağustos 2017 Pazartesi
bunu özledim ben 

siz okurken ben bilet alayım 

**** 

ya ben bir şeyler yazacağım kafamda dönüp duruyor da toparlayamıyorum da susturamıyorum da çıt çıt çıt medya, yazar, dergi, köşe yazarı sözcükleri geçiyor aklımdan sıralı sırasız. 

derdim ya da demek istediğim şu; iyi dergi yok okuyacağım. bu kadar; dergileri karıştırıyorum, bakıyorum, hep söylediğim gibi 40 lı yaşlardaki çoğunu tanıdığım yazar tayfası bir bilinçli kaybediş dediğim ruh hali ile yazdıkları egeye özlem, yıldız tilbe çok farklı yeaaa, datçada hayat oh ne rahat (değil) badem bal vs. bir de tabii ki dozunda muhaliflik. fazla değil, gömlek / kravat ya da döpiyes üstündeyken sakin, çıkarınca sen benim ne anarşik ruhlu olduğumu biliyor musun, içelim, gezelim sabah metrobüste ayılırız halleri, çiçeğe böceğe yemeğe en çok basit tahta masaya güzelleme... böyle işte 
bundan başka bir şey yok dergilerde. 

bodrumda evi olan bir arkadaşım ''emekli olunca masan hazır, kahvedeki bodrumlu teyzeleri ve işsiz gazetecileri görünce aklıma sen geliyorsun.'' demişti bana. niye? çünkü tipim öyle gösteriyormuş. hadi oradan! 


yine de bütün bunlara rağmen halen hiç bir iktidarın ( benim aklımın erdiği zamanlardan bu yana) muktedir olamadığı bir mecra medya dünyası; gazetelerdeki durumlardan bahsetmiyorum, dergi ve çevrelerinden bahsediyorum. siz hiç milliyet sanat muadili bir iktidar yazını gördünüz mü 20 senede? ben görmedim ama uzun zamandır milliyet sanat da da okuyacak bir şey bulamıyorum. sağ medyada zaten kendi aralarında künyelerde hep aynı isimlerin farklı bir kaç dergiye yazdıkları yazılar var. ot, kök, kafa, bavul bu tayfa zaten hep birbirinden doğan tayfalar. hepimiz tanıyoruz. 

bütün bunlar aslında ismi lazım değil genç bir yazı yazan insanın bol üç noktalı cezmi ersöz'ün gençlik zamanlarında kaleme aldığı leman yazılarına benzeyen yazılarını acayip öven bir blog yazısı okuyunca geldi aklıma. o bol üç noktalı, alırım başımı giderim temalı, aslında hiç bir yere gidemeyen ve dahi gidemeyecek (8 10 sene sonra bakar yazarım bu buydu ve gidemedi bak burada diye) olan 30 lu yaşlarda olanların memleketteki gelecekte ne olacak  kaygısıyla doğru orantılı gitme isteklerini iştahla kabartan yazıları zıpır bloggerlar bile bıraktı. ama hala para ediyormuş, onu gördüm dün. kitapçı bu kitap çok soruluyor, dedi çünkü. 


unutmuşum; bir de işsiz kalınca dahi gazete haberlerini sıraya koyup araya iki tane de röportaj atıp kitap çıkaranlar da bilumum elele vs. muaidli dergilerde eskilerdne gelen arkadaşlık  ilişkileriyle gayet güzel pr çalışmaları yapıyorlar ki hiçç işsiz gibi değiller; onlar ''kitap'' yazıyor. ne var kitapta; kronolojik sıralama. üstüne bir doz da yorumlama al sana kitap. okundu mu, okundu. instagrama poz verildi mi verildi. 

bir şey daha, son zamanlarda instagramda gezdiğim en keyifli profil gülse birsel'in; bak o da senelerdir kapakta, röportajda, yaptığı işler ile  yazılarla hep gündemde. ne kimse işten atıyor ne bişey niye e çok sarı ok cici bir muhalefet yapıyor da ondan. ayşe arman ile ne kadar benziyorlar birbirlerine bir de profilini gezince göreceksiniz. 


e bu kadar yazdın, sonuç? vallaha sonuç şu benim için; eskileri okuyorum abicim. yenilere yüz vermiyorum ama eşşek gibi her ay dergileri de her sabah gazeteleri de tarıyorum ki böyle huysuz yazılar yazabileyim. huysuzluğu seviyorum çünkü ben.  isim versem daha güzel olur ama bu kadar güzellik yeter. hadi kaçtım ben 





ilişkiler, evlilikler, aldatmalar hepsi birden bir filmde

7 Ağustos 2017 Pazartesi
önce bir film; dün akşam izledim sıcağı sıcağına tavsiye edeyim. 

eh barbunya pilaki yapmışken 


perfetti sconosciuti   bir italyan filmi.  neredeyse tek bir mekanda geçmesine rağmen izlerken hop oturup hop kalktığım kimi zaman el çırpıp kimi zaman da amanın ne olacak şimdi diye merakla beklediğim bir film oldu. özellikle ilk 20 dakikasını evli olanlar çok farklı bir gözle izleyeceklerdir eminim. hadi evlileri sıkıştırmadan şöyle bir soru sorayım; sevgilinizin telefonuna gelen mesajlara göz ucuyla olsun baktığınız ya da o tuvalete gidince (tabii yanında götürmüyorsa telefonunu ) kurcaladığınız oluyor mu? cinsiyetten bağımsız sordum, farkındaysanız. yanıt vermeyeceğinizi de tahmin etmem çok zor değil. 

film bütün maskelerimizi çıkarıp bir bir çarpıyor yüzümüze ne yazık ki biz de yüzsüzce alıp tekrar takıyoruz o maskeleri. filmin türk versiyonunu düşünemiyorum! sanırım oyuncu sayısı ilk başladığı gibi kalmazdı yaşananlar aynı olsaydı. 

filmi izleyin sonra da durup düşünün ne kadar dürüstüz partnerlerimize karşı. 

*** 

yemek tavsiyesi vermeden olur mu? şu sıra tam barbunya zamanı; zeytinyağlı barbunya yapın hem de ince kabuklu pembe domates ile yapın sonra benim gibi 1.5 tabak yiyip devrilin kanepeye:) 

pazara çıkmışken bileklik satan bir çocuk var bizim pazarda; 2 liraya 3 liraya nefis bileklikler satıyor, alın onlardan renk renk takın neşelenin. 

bir de çiçekli elbise her daim yaz akşamlarının kurtarıcısı. benim yine pazardan aldığım 2-3 elbisem var öyle bir iki de yargıcı var yaz geçti bitti işte. yargıcı'nın keten elbiseleri güzel. bir de üsküpten almıştım. 

*** 

kitap derken ben bir kahvaltı yapıp geleyim sonra devam ederim 

yeniler, eskiler hepsi birden istanbul

6 Ağustos 2017 Pazar
eski bir fotoğraf 
devrim erbil sergisinden 
bir gün bir kırmızı istanbul alıp asacağım salonuma 

en yeni keşfim; midyeci ahmet. beşiktaş kalabalığı ile hele bu yaz aylarında gezi rotamdan çıkmış olsa da canım midye isteyince bir akşam internetten biraz araştırma yapıp midyeci ahmet'e ulaştım. önce telefon açtım ama o saatte artık bizim semte servis yokmuş, ertesi gün önce balmumcu yokuşunda küçük bir tezgahta kitap satan abiye uğrayıp, ki tezgahın küçük olduğuna bakmayın hem istediğiniz kitabı bulup getiriyor bir kaç gün sonra hem de içeride depo gibi bir şey var sanırım yemek tarif kitabı deyince ben bir kucak kitap çıktı içeriden!:) bu abi iyi bir sahaf, migros jet mağazasının karşısında sanırım emekli öğretmen çünkü yazar/kitap sohbeti yapabiliyorsunuz, zincir mağazaların demir özlü'yü 5 kere söyleiynce bile anlamayan tezgahtarlarını düşününce... neyse, bu abiden 3 tane roman kaptım birini hediye ettim ikisi bana kaldı; yakın zamanda pek kimselerin bilmediği çok turistik olmayan bir adaya gidip hamakta yatıp kitap okuyup bir kaç gün herkesten ve her şeyden uzaklaşmayı planlıyorum; işte o zamanlar için roman stokluyorum. yok, vallahi yazmayacağım adanın adını yüzbinlerce takipçim yok ama beni takip edenler benim gibi gezenler bu yeri saklıyorum herkesten. çok özel arkadaşların kulağına fısıldayabilirim, tamam. 

ne diyordum, midye diyordum. epeyi bir midye yedikten sonra hatırı sayılır bir sayıda da alıp eve taşıdım. bu kadar yememe rağmen hiç rahatsızlık hissetmedim ki soslu midye epeyi yağlı bir midye, ben artık hep sade yiyorum. yok, kokoreç yemedim yiyeceğimi de sanmıyorum. sakatat yemiyorum. 

istanbulun en keyifsiz zamanları temmuz ağustos hep söylüyorum. köy evimize kaçıyorum genelde hafta sonları; trilyede balık molası verdikten sonra. triyenin en az 15 sene öncesini biliyorum şimdi pek hoşuma gitmiyor doğrusu. eskiden 3 tane balıkçı varken daha sakin ve huzurluydu. şimdi pazar günü mudanyaya kadar trafik var ve sadece istanbul plakaları değil eskişehir de çok çarpıyor gözüme. 

ben spora 
sonra artık sokakta ne varsa bakalım şansıma sinema mı olur başka bir şey mi 


kavgada söylenmez! nur çintay a. kimi kastetti? medyanın en kötüleri

23 Temmuz 2017 Pazar
medya turu  medya turu diyorum instagramda özellikle hafta sonu, sonra hiç bir şey yazmadan kapatıp bilgisayarı sokağa/pazara çıkıyorum; eskiden atışmaları yazar, bundan da büyük bir zevk alır bazan da ben sataşırdım insanlara:) biraz büyüdüm sanırım. ama dün sabah nur çintay aköz'ün yazısını okurken -evet, medya turu dediysem gerçekten medya turu sabah'ı bile okuyorum- gözlerim yuvalarından fırladı! bakın şu cümlelere;

''Ülkenin en ünlü kadın gazetecisinin Instagram'da alenen marka reklamı yapmadığı ender anlarda, dekolteye abandığı Harika Avcı pozlarıyla, abazan erkek takipçilerinin poşete girmelik yorumlarını da yayınlamaktan çekinmediği zamanlardayız.'' nur çintay aköz / sabah gazetesi / 22 temmuz 2017 


ay kavgada söylenmez bu laflar! instagramda reklam yapmıyorum diyor ayşe arman ama bence yapıyor yapmasa niye sabahın köründe hem de fotoğrafçıyla beraber bir spor mağazasına gitsin? karşılaşmıştık o sabah ayşe arman o mağazayı ararken; o gün baktım sayfasına evet girdiği spor ayakkabısı mağazasının fotoğrafları ve övgüsü vardı. da mesela bu değil mesele nur çintay neden şimdi bu kadar saldırgan bir yazı yazdı. ayşe arman her zaman dekolte giydi hep m.emel.er ortadaydı, ''jüri üyeliğini para için kabul ettim.'' diye de yazan alışverişi de dekolteyi de seven biri. aslında eskisi kadar seviş.me temalı yazılar da yazmıyor varsa yoksa bol bol filtreli fotoğraflar, o kadar iri bile değil kendinden bahsedip iriyim  iriyim diye hayıflandığı. instagramda yorum meselesine gelince '' yorumları yayınlamaktan çekinmediği''  tam olarak doğru bir ifade değil, kadın gazeteci üstelik yazılarının reklamını yapıyor; ne yapsın hesabını mı kilitlesin!? tabii ki yoruma açık bir hesap ve cinsel imalı ve içerikli yorumlar ayşe arman'ın suçu değil, olsa olsa memleketin genel sorunu. ha bir de harika avcı meselesi var ki o bu toplara girer mi bilmem ama sanmam ne uğraşacak  nur çintay ile. amaa ayşe arman bugün sessiz kalsa da bu yazının altında kalmaz nur çintay'ı kelime kelime döver bence. zamanında mine kırıkkanat için yazdığı yazıyı anımsayan var mı aranızda? hah işte ondan daha sert bir yazı bekliyorum çünkü nur çintay zayıf bir kalem. ayşe, onu sözcük sözcük cümle cümle döver. 

medya turunun pek tadı yok bu zamanlarda, varsa yoksa alaçatı çeşme bodrum yaz tatil dedikoduları, yahu ''bikinili yakalandı'' tarzı bir dedikodu olabilir mi? olmasın, olmaz. 

bir başka kötü ise  cengiz semercioğlu'nun harun kolçak için yazdığı hadsiz, gereksiz yazıydı. adam öldü; batıda şöyleymiş böyleymiş diye bir de baştan gardını almış güya, twitter verdi dersini sağ olsun. kötü bir kalem semercioğlu; gücün güçlünün yanında. eh bu da kötü bir kalem olması için yeter bir sebep. geçelim. 

esin övet var bir de zayıf ve kötü bir kalem olarak cengiz semercioğlu ile yarışacak; şiddet gören bir mankenin şiddet görünce annesinin evine sığındı, gibi yerini yurdunu belli edecek bir yazı yazmıştı bir zamanlar, twitter'da tepki verince ben engellemişti tabii ki e ne diyecek kadın, ya ben altı üstü dedikodu yazarıyım, ne bekliyorsunuz ki diyemeyeceğine göre. 

medya kötü; ahbap çavuş ilişkisi almış başını gitmiş. kimi köşe yazarları cümlenin sonunu getiremiyor; yazılarını başkalarının yazdığı isimlerden bahsetmişti  medya sektörünün içindeki bir ekşi sözlük yazarı yıllar önce. 

çok uzadı bu yazı, hadi ben semt pazarına gideyim de enginar alayım, bol sızmada pişireyim. 


arnavutluk; tiran, durres ve elbasan notları

3 Temmuz 2017 Pazartesi

üsküpe bir bakış atıp yola çıkalım. 
*** 

öyküler devam edecek, baştan onu söyleyeyim sonra tiran yazısı ile bu seyahat notlarına sanırım ve umarım bir son verip yeni rota için hazırlıklara başlayayım. 

21 temmuz doğum günüm; kendime ne hediye alsam diye düşünüyorum. 

gelelim tiran notlarına; ben üsküp tiran arasını özel araç ile katettim; çın çın kahkahalarım ve bol sohbet ile yaptığımız yolculukta, iki saatte bir sesim soluğum biraz kesilince, muhteşem rehberimiz araba kullanırken hafif arkasına dönüp ''handan hanım, sesiniz çıkmıyor; kahve mi yemek mi?'' diye sorunca kahkahayı basıp ne istiyorsam onu söylüyordum. biraz benim isteklerime göre şekillendi gezi diyebilirim. 
ilk durak durres 


arnavutluk'un sahil kasabası ve liman şehri; karşısı trieste 
ve durres'te bir italyan  esintisi var. pizzalar, italyan restoranlar, kahveler kahveler kahveler... bir de bu minik oyuncakları satan tezgahlar; bizim evde var bir tane bunların meraklısı:) bir fred çakmaktaş kaptım ona. sonra gelsin trileçeler espressolar çifter çifter. 

rehberimiz arnavut olunca hiç düşünmedik ay nerede ne yiyeceğiz nerede ne içeceğiz diye. 

tiran meydan
geç saatte tiran meydana vardık; biraz dans ettik bir festival vardı konser bitmişti ama meydan kalabalıktı. 

akşam yemeğini kruje kasabasında yemiştik çünkü. tiranda konakladık, sabah yine 3 yıldızlı otelimizde nefis kahveler içip yola düştük. elbasan gezdiğimiz kasabalar içinde en sıcak olandı. kendimizi nispeten serin olan kale içine atıp buzlu portakal sularıyla serinledik. küçük bir kasaba elbasan, yok elbasan tava yemedik. o sıcakta yemek hiç cazip gelmedi. 

tiran 

dönüş yolu 
ohrid gölü arkadaki 
makedonya - albania sınırı 

kısa kısa; 
makedonya yalnız gezilebilir. tiran için aynı şeyi diyemeyeceğim; trafik fena, dil faktörü zorlayabilir. ama makendonya süper rahat. her ikisi de çok ekonomik ülkeler. kahve, yemek, otel, rahat rahat konaklayıp çılgın yemekler yiyebilirsiniz. daha önce bahsetmiştim fiyatlardan, tekrara girmeyeyim. 
balkanlarda ben bir gün hariç hep et, börek, trileçe, kuru fasulye yedim. etleri, sütleri çok leziz ve fiyatlar inanılmaz ekonomik. italyan restoranlar da öyle. yani balkanlarda yiyin için gezin anacım. 

hadi günaydın, ben yeni bir rota düşüneyim; nereye gitsem?