bu seneki contemporary kolaydı:) sınava girer gibi modern sanat

17 Eylül 2017 Pazar
işten çıktım tıngır mıngır contemporaryde ne var ne yok bu sene diye bakmaya gittim. 

devrim hocayı (erbil) ben çok seviyorum, kırmızı istanbullarına da bayılıyorum. bir gün  o kırmızı istanbullardan biri benim solunumda olacak! ayaküstü sohbet ettik. 

bu seneki contemporary geçen seneye göre kolaydı; ahah ne demek bu? şu demek ki bu sene daha anlaşılırdı eserler, geçen sene kavramsal sanatın dibine vuran çalışmalar vardı. yine zorlayıcı her kafadan bir yorum çıkarabilecek eserler vardı ama genel manada daha kolaydı. 

bir de herkesin ilgisini çeken bir at vardı.  görünce ''ona reddedemeyeceği bir teklif yapacağım.'' diye mırıldandım. tabii ki godfather filmi geldi herkesin aklına, eserin sahibinin de ondan etkilendiği zaten filme dair diğer resim/fotoğraflardan da belliydi. atın fotoğrafını çekmedim, yok. herkes çekince bir uzaklaşıyorum ben olaydan. 

özer toraman 
ben artık özer'in işlerini nerede görsem tanıyacak hale geldim. bu kırmızılı kadına bayıldım. kırmızı istanbulun karşısına bunu asacağım, dedim özer'e. bana hikayeye dair bir sürü şey anlattı ama onları sonra onunla yapacağımız söyleşiye ayırıyorum. 

bugün son gün gidin contemporary istanbulu gezin. 

antonio sannio 
istanbula benzemiyor mu sizce de? 


ve en sevdiğim köşe 
hilton bomonti^nin konuşlandığı köşe 
ödüllü şef yannis makinis'in çağdaş yemek yorumlarını  fotoğrafçı hande göksan çekmiş. tabii ki fotoğrafın efsane markası leica ile 

ben yemek/aşk diye okudum doğrusu bu fotoğrafları. şef yannis makinis'in mutfağı da gidilecekler listeme girdi. 

epeyi kalabalıktı ben gittiğimde. soluklanıp bir kadeh bir şey içtim  hiltonda sonra kapanışa kadar gezmeye devam ettim.   8 de kapanıyor sergi, oradan çıkıp bir ıslık tutturup istiklale yürüdüm. yky nin yeni binasını görüp kitapçıyı gezdim. 

yorulunca bir başka pizzacıyı ararken yön / adres özürlüsü olduğumdan bulamayıp ve sanırım etrafında gezip durduğum halde bulamayıp başka bir pizzacıda aldım soluğu. 

pizzeria trio; sıraselviler billurcu sokakta. soluklandım, dinlendim, nefis bir kadeh kırmızı şarap yuvarlayıp artık eve gitme vakti deyip yorgunluktan sızlayan ayaklarımı eve taşıdım. 

şehir canlandı, şehir sıkıntılarını tam atamamış olsa da yüzü  gülmeye başladı. ha gayret. şimdi sırada bienal var. 

haydi sokağa 
komşuluk üzerine konuşmaya, düşünmeye, yazmaya 
benimle komşu olmak ister misiniz mesela? 


neler oluyor? okuduklarım, keşfettiklerim, keşfedeceklerim

13 Eylül 2017 Çarşamba
üsküp uçuşu 

şimdi yine böyle kırmızı ruj ve oje sürüp ispanyaya uçmak istiyorum / uçacağım. 

bu kez endülüs bölgesinden malaga'dan başlayacağım ve ilk durak malaga / estepa  hattından çok özlediğim marinaleda olacak. bir sürü yere gittim ama marinaledayı özlüyorum arkadaş. geçen sene yılbaşı yemeğini orada yemiştim bu sene de bunu istiyorum. 

*** 

ne yaptım, neler okudum: sevin okyay ile nehir söyleşi kitabı okudum. ''hakikaten'' yaşadığımız toprakların kültür sanata bakış açısı üzerine de okunabilecek bir kitap. özellikle sevin okyay'ı tanımamaları kısımlarında hem kahkaha atıyor hem de vah ki ne vah diye hayıflanıyorum okurken. radikal (bir zamanlar böyle bir gazete vardı) zamanlarını da anımsıyorum okyay'ın; kedi sevgisini, kedilerini anlattığı yazılarını ha bir de bursa bağımsız film festivalinde görmüştüm kendisini ve o zamanlar radikal'de ne işi var ki bu çakma sarının dediğimiz bir köşeciyi sormuştum (kendisi anımsamaz çok büyük olasılıkla) o da bilmem, demiş ve salona girmişti film izlemek için. bursa bağımsız film fest. zamanlarını gördüm ben ya! şimdi nerede... 

sevin okyay ile alakalı nerede okuduğumu anımsamadığım hoş bir anekdot var aklımda; tuğrul şavkay, sevin okyay ve şimdi anımsamadığım biri daha sabahın erken saatinde bir yerden bir yere ya da evlerine gidiyorlar, o sırada karşıdan o erken saate rağmen çok bakımlı, makyajlı iki kadın geliyor; onları gören sevin okyay bir onlara bakıyor, bir kendilerine ya bunlar kadınsa biz neyiz, biz kadınsak bunlar ne? diye mırıldanıyor. zaten o tanımamalarını da öyle açıklıyor, süslü püslü biri değil okyay. 

*** 

samothraki adasına gittim geldim. 

samothraki / kale 

şimdi yeni rota belirlemenin zamanı. 

*** 

bodrum var ekim ayında; kampanyalı biletlerden alıp bir hafta sonu gidip gümüşlük / akyarlar gezip geleyim diye. keşfedilmemiş yer kalmadı sosyal medya sayesinde ama yine de bak burası var, derseniz - ki dersiniz- bir koşu gider bakarım. 

*** 

sosyal medyada saçma sapan paylaşım yapanları takipten çıkıyorum. 

arayıpta hadi laflayalım dediğim herhangi biri o zaman uygun değilse ve akabinde kendisi aramıyorsa onu da hayatımdan çıkarıyorum ki ilk zaman haberleri olmuyor bundan. sonra arayınca yok ben seninle sadece sen istediğin zaman görüşecek değilim ya da seninle arkadaşlığın yıpratıcı olacağına karar verdim bu yüzden de arkadaş olmayacağım, deyip kapatıyorum o insanlara kendimi. zira, biz yeni nesil değiliz her şeye aynen deyip geçecek sığlıkta olan; biri seni arıyorsa ve reddediyorsan ilk fırsatta görgü kuralları gereği senin araman gerekiyor. ''çok yoğunum, şapşiğim ben, birinin beni harekete geçirmesi gerek, sen enerjiksin handan, yükselt beni handan'' tarzı ''şirinliklerse'' bana sevimli gelmiyor. 

*** 
sonraaa 
bu ara pişirdiğim iki şey var; biri barbunya pilaki diğeri köfte 
ikisini de bayıla bayıla yiyorum. 





ben bir kahve içeyim 

piola istanbul; iyi mekan, iyi yemek ve müdavimlik üzerine bir de ufak midyeci ahmet eleştirisi

10 Eylül 2017 Pazar
piola 

önce şunu söyleyeyim; ben müdavimlik ne demek piola'da öğrendim. ilk gittiğim günü onlar anımsamıyor olsa da ben dün gibi anımsıyorum. havalı tabirle ofisimin normal söylem ile iş yerimin olduğu semtte olsa da piola, ben, okuyorsa bir ses vermesini rica edeceğim kedili mutfaklar / oya kayacan'ın ( bloga da yazmıyor artık ne yazık ki; oysa ben ondan makarnalı kuru fasulyenin bile havalı italyan adını öğrenmiştim)'' pizzaları gayet güzel, incecik hamur'', yazısıyla bir öğle arası gitmiş ve kahve içmiştim. sonra o bir kahve bir başka kahveye, bir akşam içkisine nihayetinde incecik hamurlu  pizzası ve en son yahu ben burada kilo aldım, deyip spor salonuna (point spor center) üye olmam ve hala devam eden üç yılı aşkın bir süre ile şimdi gönül rahatlığıyla; 
barda oturup yemek yemek 
arkadaşlarımı oraya çağırıp, görüşmelerimi orada yapmaya evrilen bir süreç ile bana müdavimlik üzerine yazı yazdırdı. 

müdavim olmak güzel bir şey; spordan çıkınca ''barmen bana bir içki'' desem bile şaka yollu, ozzy bir bardak suya nane limon vs koyup önüme sürüveriyor:) ya bari bir kahve ver, söylemlerimi ise ustaca duymamazlıktan geliyor. 

sıkça bar dedikoduları yapıp ''barda konuşulan barda kalır'' mottosuna uyduğumuzdan, deli kahkahalı sohbetler edip onu da nefis yemeklere bağlayabiliyoruz. 

çok yorgun ama hakikaten çok yorgun gittiğim zamanlar oluyor;  bir gün bir çorba içtim, çocuklar hesap diyorum, kimse oralı olmuyor, çocuklarrrr hesap diyorum; onlar da afiyet olsun handan hanımmm diyorlar, hafif azarlayıcı ses tonuyla; güler misin, ağlar mısın? 

bir gün hiç unutmuyorum; akşam, açım ve sefer ustanın nefis pizzalarından istedim, ki buraya da bir parantez açayım; karidesli pizza nefis ama benim bazan  hem karidesli hem de  italyan salamlı pizza istiyor canım; onu da yapıyorlar ( bakınız başlıktaki müdavimlik olgusu) yaptılar, sevgili capon ''ne içersiniz handan hanım^^ dedi, su, dedim. capon iki saniye durdu '' su mu!??'' dedi ama o arada ikimiz de öldük gülmekten! handan hanım pizza yiyiyor ve su içiyor. bunları da gördü çocuklar. yine müdavimlik 

iyi mekan, niye? güvenilir çünkü 
niye? malzeme hep aynı kalitede 
niye? kesinlikle '' ne yaptırayım abime/handan hanıma'' yok. ne istiyorsan o. 

daha bir çok özellik ama en çok bu yukarıda saydığım üç özellik benim piola en iyi mekan dememe sebep. çünkü bu handan, istanbulda sürü sepet mekan gezmiş yemiş içmiş biri. 

ha bir de çocuklar diyorum ben onlara zira hemen hepsi benden küçük, onlar bana  hep handan hanım diyorlar, çizgilerini hiç bozmuyor mesafelerini hep koruyorlar. 

ben çabuk alınan, küçük şeyleri büyüten bir insanım; mesela geçen gün akşam istanbulun en meşhur midye satıcılarından (midyeci ahmet) birinde, gayet medeni bir insan gibi sıraya girip ( epeyi bir kalabalık vardı) sıra bana gelince de 30 midye istedim. kasadaki kızcağız ''siz nereden geldiniz ki'' deyince, bi gülümsedim önce ne dediğini anladım ama ''gökten zembille inmedim, midye için burada sıraya girdim'' dedim, zira çok iyi ve keyifli bir anımdı, o eleman ise midye için oradan sıraya girmememi vs vs vs bana anlatmaya çalışırken; hata yaptığı nokta; müşterisi yani beni aslında  o sıranın neresinin ne olduğunu onların belirlemesi gerekirken benim doğru dürüst davranışımı sorgulaması idi. neyse, anlatması zor demem  o ki, ben sıraya girdim, sıra bana geldi, 10 20 ya da 100 midye alıcam sen niye o sıra bu bu sıra bu diye beni ruh olarak olarak oradan uzaklaştıracak davranış ve söylemde bulunuyorsun!? midyeci ahmet, midyeleri leziz ve temiz bir yer ancak eleman ve davranış olarak yardım alması gereken bir yer; müşteri mutluluğu ve rahatlığı için. yoksa, istanbul burası anacım, seni bi hoşgörür iki hoşgörmez. bitti. 

anlatabildim mi? 

en son yazımda dedeağaçta tavernada kalmıştık; yan masamda 10 kadar kadın eğleniyordu, bir an bir yunan ezgisine türkçe eşlik edince ben '' istanbulll'' diye ünledi marika ve onların masasına eklemlendim; çok ama çok eğlendim. gezerken rahat olmak mühim, siz nasıl davranırsanız karşı tarafta size öyle davranıyor. ben çok rahat ve pozitifim gezerken türkiyede çıkardığım pençelerimi orada çıkarmıyor ve çok eğleniyorum, deyip sözü piola pizza ile bitireyim. 

yalnız ya da 2-3-10+ kadın yemeğe gideceksiniz; gidin, rahat rahat yiyin için eğlenin. 

bu yazı burada biter handan uyur, zira sabah yine reklam yapayım sensai cilt bakımım var anacım:))) 







samothraki ya da semadirek adasına nasıl gidilir, nerede kalınır; tekmili birden yunanda tatil yazısı

1 Eylül 2017 Cuma
bir seyahat yazısı daha ile buradayım. bu sene iyi seyahat yaptı:) 

alexandroupoli liman 

semothraki ya da bizdeki bilinen adıyla semadirek adasına gittim bu sefer. semothraki'ye gitmek için ben alexandroupoli - semothraki yolunu kullandım. siz atina -semadirek tercihi de yapabilirsiniz. keyfiniz bilir. 

semadirek hakkında önce bildiğim / bilinen bir hatayı düzelteyim; hiç de turistik olmayan bir ada değil. sadece biz bilmiyormuşuz bir mikonos ya da sakız veyahut santorini kadar, yoksa kamp bölgelerinde de liman bölgesinde de hatırı sayılır sayıda turist olmakla beraber, hora köyünde otellerde yer yoktu! 

sabah epeyi erken varmamıza rağmen dedeağaça açık bir pastane vardı ki sanırım onlar da hem eğlenceden çıkanları hem de sabah liman yolcularını düşünerek bu kadar erken açıyorlar. kahve içip limana bir göz atayım, feribot kaçta diye bakayım derken feribotun 7.30 da yani 40 dakika sonra olduğunu görmem büyük şanstı, biraz daha oyalansam o gün dedeağaçta kalmıştım. şanslıyım, çok hem de. 

aldım bileti. bilet 20 euro. çantamı verdim görevliye, attı feribota ben koştum pastahaneye börek çörek almaya. kokuları takip ede ede sıcak peynirli börekleri buldum. sonrası 1.5 saatlik bir feribot yolculuğu; çok gürültülü bir yolculuk bu, o hızla sessiz gitmiyor bu kırkayak benzeri şey. kulaklık işe yarar mı emin değilim. 

semonthrakiye doğru giderken büyük bir dağ  görüyorsunuz; çok sevimli gelmeyebilir ilk görüntü ama bekleyin o dağ yeşilliğe bürünecek yaklaştıkça ve gezdikçe keşfettikçe seveceksiniz adayı. ben epeyi okuyarak gittiğimden indiğimde önce bir hora (chora) köyüne çıktım. yukarıdan manzara çok güzel olsa da kalmak için hem yer yoktu otellerde hem de plaj için her gün inip çıkmak araba yoksa yorucu olur. horada bir hoş geldin içkisi içip liman yani kasaba adıyla kamariotissa  bölgesine geri indim. bu arada kahveciden bu yana yol arkadaşım olan çadırlı kampçı kız üstünü değişmiş kamp tarafına gidecek otobüsü bekliyordu. benim yanımda hiç bir malzeme olmadığından kamp seçeneğini baştan elemiştim. yaş 40 anacım bir temiz çarşaf, sabah bir duş bir kahve istiyorum artık, 20 lerimde çadırda kaldım bilmediğim bir keyif değil. liman bölgesinde bir iki küçük pansiyona fiyat sordum. 30-40 euro arası fiyatlar. liman bölgesinin en göz alıcı tesisi 3 yıldızı niki beach otelde dağ manzaralı oda 40, deniz manzaralı olan 50 euro oda-kahvaltı. limanaki otelde yer olmasaydı niki beach olacaktı tercihim. limanaki otel adı üzerinde limanın tam karşısında. alt kat taverna, üst kat odalar. koku gelmiyor ama merak etmeyin. gelseydi eğer emin olun ilk geceden sonra ben kaçardım. garson vasili ile konuşup 30 euro fiyatı 20 ye düşürdüm, hemen bir iki meze söyleyip karnımı doyurdum. mezeleri güzel. kasada oturan teyze sahibi elbette, abi yani kocası balıkçı, kadını hiç yürürken görmedim. sanki aşağıdan bir asansör ile o koltuğa çıkıyordu döne döne ve hiç kalkmıyordu; gece ben uyumaya giderken de oradaydı teyze.  balıkçı abi bütün gün ağ tamir edip arkadaşlarıyla deli sofralar kurup yemek yiyip içki içip çalışıp sohbete derken kadınlara hiç karışmıyordu ama her şey de abiden soruluyordu. benim yarım porsiyon yarım porsiyon meze isteğimi bile vasili ona sorup oluru aldı. 

limanaki otel; temiz, düzgün, güvenilir. sezonda daha pahalı olacaktır elbette fiyatı. semadirek çok ucuz bir ada değil. 

hora; yukarıdaki köyün adı. oda kahvaltı 85 euro idi düşünün ağustos sonu bu fiyat. 

therma bölgesi; işte en sevdiğim bölge. liman ile 10 km. arası. market, taverna; 
karşıda plaj bar ve tavernanın masaları olan dörtlü yer ise favorim oldu. therma kamplar bölgesinin başlangıcı ve adından da anlaşılacağı gibi sıcak su merkezi. ben hiç sevmediğimden girmedim ama girenleri gördüm hele o manzaraya hakim yerde yaptıkları iki havuz gayet güzel olsa da yok, ben sıcak suya girme fikrinden bile rahatsız oluyorum. 

therma genç nüfus turiste ev sahipliği yapıyor. yürüyerek ulaşılabilecek şelaleler de yine therma bölgesine hep bir iki km. uzaklıkta.  keçi eti meşhur ama vallaha benim meze yemekten aklıma bile gelmedi keçi eti. ah o limanakinin ahtapotları! 4 bacak 5 euro idi. 

kamplar bölgesi ise bildiğiniz gibi. gayet salaş ortamlar. çadırını kapan gelmiş. birinci kamp ücretsiz ancak ikinci kamp private bir kampmış, ücretliymiş. 

yol boyunca dışarıdan çok güzel görünen sadece tek katlı bir otel binası ve özel plajı olan bir iki tesis dikkatimi çekti; çok güzellerdi. deniz - plaj - otel. yoldan içeride tam dinlenilecek yerler ama ben sadece gezmeye gittiğimden oraları tercih etmedim. limanakide sabah so sweet adlı pastahanede nefis filtre kahveler içip kahvaltı yapmayı sonrasında köyü şöyle bir dolaşıp hadi bugün bu tarafa gideyim oyunu oynamayı sevmiştim. böyle bir sabahta adanın açık ara en güzel plajına gittim. 
paxia ammos 

cam gibi cam! 
plaj süperdi, rüzgar yoktu adanın bu tarafında. genel olarak semadirek rüzgarlı bir ada, fırtına bile çıktı bir gece ben oradayken. eylülden sonra fiyatların epeyi düşeceğini tahmin etmek zor değil. ulaşım riskli zira. adayı bir günde araç marifetiyle belki çok hızla tadına varamadan gezmek mümkün olsa da  bir kaç günü hak ediyor ada. plajları, therma bölgesi, thedoranın mutfakta harikalar yarattığı yol üstü tavernası, limanakide mutfaktan gelen cızır cızır kokuları takip eden öğle biraları ve mezeleri ile bol yemekli, arzu ederseniz kamp hayatında çok değişik coğrafyalardan insanlarla tanışabileceğiniz bir ada semothraki. 

therma, kamplar ve hora bölgesine otobüs seferleri var adada. kullanabiliyorsanız motorsiklet en keyifli ulaşım aracı. rüzgara saçları vermek süper bir his. tabii ki kaskla aman ha! 

adalarda ulaşım için bir kaç söz söyleyip bu çok uzayan yazıya bir ara vereyim. hatırı sayılır sayıda ada gezdim yunan coğrafyasında ve hepsinde de araç ile ulaşım vardı ama bu adaların ruhundan bir şey kaybettirmemişti. balıklar leziz, insanlar güvenilir, ahtapotlar sıra sıra, mavi beyaz evler semothrakide çok olmasa da her adada. demem o ki biz burada adaları koruyalım derken araç istemezken adalarda ( büyükada ve diğerleri ) tek koruma yolunda bunda ısrar etmemiz artık bana manasız ve gereksiz gelmeye başladı gezip gördükçe başka adaları. atlara yazık ediyoruz bir, adalar bok kokuyor iki, fayton dünya para üç. artık adalarda araç olmasın, diyenlerden değilim ben; olsun, bir iki tane de nostalji numarasına temiz düzgün sağlıklı atların çektiği, kayıtlı kuyutlu fayton kalsın, gerisi doğaya salınsın tabii ki kontrollü ve faytonculuktan uğraşanlara da kademeli olarak farklı meslek ve iş olanakları da sunularak aklı başında bir proje kapsamında. yoksa bu hali ile bizim adaların hiç bir cazibesi yok yunan adaları karşısında. ondan insanlar günübirlik gelip gidiyor adaya. 

bir son söz daha yunanda tatile dair. ben yunan coğrafyasını seviyorum. hiç turistik değilken bizim için midillide üç gün kalmıştım seneler önce. o zamandan beri bir tek sakız adasına sabah gidip akşam döndüm, diğer adalarda hep konakladım. lipsi'ye bayıldım, rodos a bir daha giderim dedim. girit ve büyük bir kaç adaya kış mevsiminde gideceğim yazın hem pahalı hem kalabalık olduğundan. bir iki olmazsa olmaz öneri; spor ayakkabınızı ya da botlarınızı alın yanınza, şelalelere yürümek için gerekli olacağı gibi çok rüzgarlı olan adada ne zaman fırtına çıkacağı da belli olmuyor. bir kazak bir şal bir kapalı ayakkabı. 
plaj mutfakları pek hijyen olmuyor arkadaşlar, plaja giderken markete uğrayıp bir kaç bişey almanızda fayda var. yok ben dalarım plajda balık vururum zıpkınla derseniz o da olur. bir amca ammos plajda ( yukarıdaki cam gibi denizi olan) gözümün önünde ahtapotu çıkardı, kayalara vura vura... ay daha fazla yazamayacağım. 
trakyalılar ''semadirek inleyi'' derlermiş ki o fırtınalı gecede seslerin karşıdan duyulduğunu tahmin edebiliyorum, semadirek inleyince trakyaya kar yağarmış. rüzgarlı bayır, uğultulu ala diye diye gezdim ben. 

neden yunanistan? 

* deniz ürünleri çok leziz. 
* her yerde beş aşağı beş yukarı aynı fiyatlar 
* menü var. ne ödeyeceğini bilerek yemek güzel bir duygu. 
* insanlar güvenilir ve mesafeli. 
* peynirler ve sızma zeytinyağları çok leziz, çok! 
* ekmekleri unutmayalım. çok lezzetli ekmekler, bildiğin düz fırın ekmeği. ben burada ekmek yemezken orada kendimi frenliyorum, dur meze yiyemeyeceksin yeter sızmaya banıp banıp yediğin, diye. 
* kahveler leziz. 

yine gelecek ben, bakışı 

adanın en pahalı plajı sanırım burasıydı ve bira 4 euro idi burada, bunu içince şezlong şemsiye bedava. eh gel de gitme şimdi adaya tatile! 

yunanda tatilin kötü yönü yok mu handan? var canım, euro aldı başını gidiyor. 

 dönüş gecesini, yan masadan ''istanbulll!!'' diye seslenince marianna ve arkadaşları kendimi onların arasında bulmam ve daha başka bir kaç önemli bilgi de bir başka yazıya kalsın. 

şimdi soru şu? yeni rota nereye? 
sonbaharda nereye gitmeli? ne yemeli? ne içmeli? 

keşifle kalın. 

bir gidememe öyküsü

21 Ağustos 2017 Pazartesi
gidebildikten sonra:)

bizim köye gitmek biraz zor. köy minibüsünü kaçırdığın zaman önce trilyeye oradan köye gitmek zorundasın ki trilyeye kadar minibüs var sorun zaten sonraki 10 km. neyse. geçen haftalardan birinde deniz otobüsünden indim, mudanya minibüsüne bindim ama adam bişeyler eveleyip geveleyince trafik, yolcu vs anlaşılmaz şeyler söyleyince bir kaç kişi sinirlenip indik minibüsten ve minibüs ne ilkel bir taşıma aracıdır diye düşüncemi de sıkıştırayım araya. 

sonraki minibüse binsem de mudanyadan kuş olup uçmuştu bizim köyün minibüsü. her zaman balık aldığım balıkçıda ( tahir balık sarayı ) bir çay içtim, balık almak istiyorum ama trilye de ne kadar kalacağımı bilmediğimden balık elimde ne olur diye düşününce vazgeçtim almaktan. trilye minibüsü göründü, durdurdum tam bineceğim ama son bir şans bizim köyün minibüsünü sordum. yanıt olarak onun geçtiğini ama bir sonraki köyün minibüsünün 5 dakika sonra geçeceğini söyleyip ona binmemi tavsiye edince ben de indim minibüsten. 

sıkıldınız değil mi? ben de sıkılıyordum o anda, bir yandan da sezen'in ( mushaboom8) son yazdığı bozcaadaya nasıl en zor ve pahalı gidilir bir başka deyişle gidilmez temalı yazısı geliyor aklıma, onun gibi kahkaha atamıyorum; canım sıkılıyor aklımdan taksi çevirmek falan geçiyor kendimi frenliyorum o kadar para verilmez, deyip. bizden sonraki köyün minibüsü de geçmedi ya da geçti ben görmedim, bilmiyorum ama bir sigara yaktım sinirimden. açım, yorgunum; bahçede ayağımı uzatıp meyve ağaçlarının altında buz gibi bir bira içeceğim saatlerde yolun kenarında köy minibüsü bekliyorum. arayabileceğim arkadaşlarım var ama nedense kimseyi rahatsız etmek istemiyor ve aramıyorum. 

o arada bir serap gibi siyah bir araba içinde yakışıklı bir çocuk duruyor önümde! hayal değil, kuzenim bu! hiç müsait misin işin var mı vs diye kibar sorular sormadan açıyorum kapıyı iki sırt çantamı bir de kamp sandalyesi olan sırtımdaki yükü arabaya atıyor ben de geçip arkaya kuruluyorum. ön koltuk dolu o yüzden arkaya atıyorum kendimi. ne yapıyorsun handan abla, demesiyle kuzenimin sayıp döküyorum yukarıda anlattığım şanssızlıklarımı. hiç merak etme diyor, bir iki işleri olduğunu sonra beni bırakabileceğini söyleyince.... iyice yayılıyorum arka koltukta. ama o arada aklımdan e iyi o zaman triyeye gidelim bir şeyler yeriz diye içimden geçiriyorum.

onlar işlerini bitiriyor, ben dinleniyorum ama hala açım. trilyeye beni bırakıp geri dönünce onlar atıyorum kendimi geçen sefer ilk kez oturup beğendiğim çınar restorana; sonrası gelsin ahtapotlar gitsin balıkçı börekleri, buz gibi biralar. ahtapot salata tam istediğim gibi bol sarımsak  ve sirkeli bir sosta marine edilmiş. kaşarlı mantar zayıf bir tat ben sıcak bişey olsun diye söylemiştim, köy ekmekleri kızartılınca üstüne de trilye sızması ve bolca baharat eklenince süper bir sofra oluyor. ahtapotu ikiliyorum!:) dinlenmiştim zaten eh karnım da doydu bundan sonrasını yürüyebilirim bile, diye düşünüyorum ama şaka tabii ki. oradan sağolsun beni köyüme bırakıyorlar. 

aksilik tabii ki yaşıyoruz seyahat ederken ama yukarıda da dediğim gibi sezen kadar kahkaha atamasam da  sezen'in yazısını aklıma getirip bak sıkılma o kadar herkesin başına geliyor diye kendi kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. 

çınar otel restoran trlye sahilde, sola döndüğünüzde sıralı restoranların içinde mavi beyaz renkleri ile dikkatinizi çekecektir zaten. balık börek hamuru az daha ince olsa daha leziz olacakmış bir de iç harcına biraz baharat eklenebilir ben baskın tatları seviyorum ya bana biraz hafif geldi içinin harcı. aç halim garsonu epey kaygılandırmış olsa gerek zeytin vs ikram ne varsa koydu önüme, adamcağız:))) çınar restoranın  tuvaletleri tertemiz, servis iyi, yukarısı otel ve beş odaları varmış hepi topu. bayram vs sıkışık tatillerde rezervasyonsuz gitmeyin aslında hiç gitmeyin bile derim ya neyse demeyeyim. gidin, mezeye balığa doyun. fiyatlar elbette istanbul ayarında değil ama çok uygun diye de düşünmeyin, trilye çok turistik bir köy ucuz olan bizim köy; çay bahçemiz var, arabayla balık getiren balıkçımız var, ki bir gün önce ben balık alırken karides sormuş, yok yanıtını alınca da '' neden yok '' demiştim. ertesi gün bahçede yine ağaçların altında oturmuş gevezelik ederken balıkçıbalıkçı diye megafonu duydum ama hiç oralı olmadım. sen misin oralı olmayan, bir baktım bir ses '' handan hanım, handan hanım karides getirdim handan hanım'' ahahahha eh artık almıyorum deme gibi bir eşşeklik yapamayacak durumdaydım dünkü neden yok, sorusundan sonra. kaptım cüzdanı çıktım kapıya aldım karidesi, sonrasını biliyorsunuz işte iki ben yedim bir beyaz. 


işte böyle, gidememenin öyküsü iyi bir sofra ile sonuçlandı. şimdi bu hafta benim her yaptığımda üstünü çizeceğim son çizgide de artık yolda olacağım bir liste var elimde. 
pasaport harcı yatır, bilet al, saçlarını boyat diye başlayan. 

iyi tatiller şimdiden